keyifce

yaptığın işten keyif al

Advertisement

Author Archive

Küçük İskender

By hayalperestim on Temmuz 8, 2010

küçük iskender

1964 yılında İstanbul’da doğdu. Kabataş Erkek Lisesini bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi son sınıfında okulu bıraktı. Ardından İstanbul Üniversitesi sosyoloji bölümüne girdi, 3 yıl sonra bıraktı. 1980′li yıllardan başlayarak günümüze kadar çeşitli dergilerde şiirler, eleştiriler, denemeler yazdı. İlk şiiri Milliyet Genç Sanat Dergisi’nde, İskender Över ismiyle çıktı. Profesyonel olarak 1985′te Adam Sanat Dergisinde şiirleri yayımlanmaya başladı. Bir soyleşide edebiyatta olmak istediği yere gelmese de kendinden memnun olduğunu da belirtmiştir.
Defalarca intihara kalkıştığı fakat teknik arızalar nedeniyle başarısız olduğu yönünde de söylentiler var..

Her şeyden önce kendisi bariz bir kitlenin çığlığı olmayı başarmıştır.Dizeleri fazla değil; olması gerektiği kadar bir iç boşaltımın ürünü. Bazen Üslubu “sokak ağzı” diye eleştiriliyorsa bunun nedeni Küçük İskender’in cesareti ve içtenliğidir.
Derinlerde yaşattığı kişiliğini açığa vurduğunda tanrı katında kelimelerle oynamaya hak kazanan ,kelimelerin içinde başka kelimeler barındığına inanan farkli kelime kombinasyonlarini şiirlerinde başari ile kullanan şairi okurken tehlike sınırlarında seyreden bir cazibe ile tiksinti arasında gidiş gelişler hissedilir.
Etkilendiği insanların savruk yaşamlarından kendine çıkarttığı payları okuyucusuyla naif ve ötede bir üslupla paylaşmaktan çekinmeyen bir şairdir. Ginsberg’den, Verlaine’den, Vian’dan, Burroughs’dan bahsederken, “ben bu adamların yaşamlarına imrendim ve o yüzden bu alacalı yolu seçtim.” fikriyatından evvel, “onlar, böylelermiş ve beğenilmişler.. dışlanmışlar da!” düşüncesinin ağır bastığını net bir şekilde görebilmeyi sağlarken, hayatın şiirsel ögelerinden arınıp, kendi tabiriyle, insanlara kendi cesetlerini göstererek, saf bir yol izlemiş; ilerlerken de, Nâzım Hikmet Ran, Attila İlhan gibi ustalardan da kendine bir şeyler katmış ,ancak özgünlüğünü sonuna kadar koruyabilmiştir.
Ayrıca;
Türk kültürü hakkında :”ne diyebilirim ki, kağıt kalemle oynanan çocukluk oyunlarımızdan biri ‘adam asmaca’ olduktan sonra..” diye haklıca bir cevap vermiş,

hiçbir şiirini ezbere bilmemesini de:
“ben sunmak için yazıyorum, reçete gibi” diye açıklamıştır..

Tüm bu yazdıklarımdan sonra,
bu adamı sevmemek için bir gerekçe yok sanırım..!

-Baa tıfıl-

Ben yürüyüp gittim
Sen ellerini yüzümde unuttun

Utandım acılarımdan
Utandım yalnızlığımdan
On yedi yaşımızın belalı hikmetinde birden
O inkisarları eden güzel hayallerimizden
Ve aşktan
Ve yağmurdan
Utandım ben

Sen misketlerini yüzümde unuttun
Sen hayatımda unuttun kokunu

Bir bidon benzin döküp hatıralarıma
Tutuşturdum sevinçlerimizi. tutuşturdum
Saçlarına
En beğendiğim bir hüznün görkemini,
Rüzgarını,
Al işte sonbahar da senin olsun artık
Daha ne istiyorsun benden
Al işte en biçimli intihar da senin

Ben yürüyüp gittim
Sen adalarını yüzümde unuttun

Utandım arzularımdan
Utandım ihtiyarlığımdan
Ve yağmurdan
Usandım ben
Ve sen: Şehrin terkettiği sepya caz oğlan
Her fırsatını ani ölümümde unuttun!

Beni yüklenip bir yere götürdüler
Sen geleceğini
Yüzümde unuttun

Popularity: 1% [?]

Bedensel Engelli Şairler

By hayalperestim on Haziran 29, 2010

Bir sanatçının şiirini anlayabilmek için ,öncelikle aile yapısının,sosyal hayatının,psikolojik durumunun göz önünde bulundurulması gerekir.Ayrıca yaşadığı dönemdeki toplumsal şartların da iyi bilinmesi gerekir.Bu yazımda Osmanlı döneminde 16.yy. da yaşamış bazı bedensel engelli şairler hakkında bilgi vermek istiyorum.

Şairlere geçmeden önce,Osmanlı Devleti’nin genel olarak engellilere bakış tarzının nasıl olduğunu Yavuz Sultan Selim döneminden Mustafa Çelebi örneği ile ortaya koyalım:

Uzun yıllar defterdarlık yapan Mustafa Çelebi,gut hastalığına tutulur ve hareket edemez hale gelir.Buna rağmen görevine son verilmeyerek,padişahın huzuruna sedye ile getirilmesi uygun görülür.Devletin maliyesi hakkında rapor vereceği zaman iki divan çavuşu sedyeyle arz odasının kapısına kadar getirirler,ondan sonra da yerine taşırlarmış.

Bu ,örnek alınması gereken bir durum.Ne engeli olursa olsun,işleyen bir beyin var..

Tüm engelli şairleri tek tek tanıtmak mümkün olmadığından,ben aralarından en dikkatimi çekeni burada paylaşmak istiyorum.

Şairimizin adı ” ŞAVUR”.Sultan Bayezid dönemi şairlerindendir.Kastamonu’da doğmuş,İstanbul’da şöhrete ulaşmıştır.Mesken edindiği meyhanenin merdiveninden düşer ve ayağı kırılır.Dostları bu olayın ona ders olacağını ve şarap içmeyi bırakacağını düşünürken,o ayağının kırıklığını bahane ederek mescide hiç gitmez,topallayarak meyhaneye koşar ve eskisinden daha fazla içermiş.
Birçok şehirde kadılık görevinde bulunmuş.Devlet,topaldan kadı olmaz demeyip onu görevde tutarken,şair arkadaşları şiirleriyle onu rahatsız etmekten geri kalmazlar.

” Şavur-ı a’rec kim bugün akza’l-ı kuzat
Bin yıl ki tahsil eylese Araç onun mi’racıdır.”
(şimdilerde topal Şavur büyük şehir kadılığını istemektedir,ancak bin yıl daha öğrenim görse de onun yükselebileceği yer Araç’tır/ Taili)

Şavur ise kendinden çok emin,bu makamı hakettiğine inanmaktadır:

”Ta’n eyler imiş bana ayaksız deyü cühhal
N’ola ayağum yooğ ise her fende elüm var”

(Cahiller beni ayağım yok diye ayıplarlarmış.Ayağım yoksa ne olurmuş?Ben her çeşit bilgiye sahibim,her fende elim var)

Şavur’un dışındaki diğer bedensel engelli şairlerimizin de isimlerini vermek istiyorum:

Fazli-i Leng
Özri
Seliki
Meyli
Katibi

16yy.da, engellilere verilen değerin 21.yy.da da verilmesi dileğiyle..

Popularity: 1% [?]

Tartışma ve Türleri

By hayalperestim on Mayıs 2, 2010

Tartışma ,aslında günlük hayatımızda farkında bile olmadan defalarca karşımıza çıkan bir kavram.Tabi ki bahsettiğim tartışma kavga etmek,hakaret etmek manasındaki tartışmayla aynı anlamı taşımıyor.Bir öğretim aracı olan tartışma,kişilerin karşılıklı olarak belirlenen bir konuda fikirlerini beyan etmesidir.Tartışmanın amacı,konu hakkında fikirleri ortaya koymak,sorunu çözmek ya da muhatabın zayıf yönlerini ortaya koymaktır.

Tartışmayı bir başkan yönetir.Başkan konuyu belirler,ve tartışmacılara bildirir.Konuşmacıların konu dışına çıkmalarını engeller ve konuşma sürelerini belirler.Başkan herkese eşit süre verir.İsterse konuşmacılara sorular sorabilir ya da kısa özetlerle konuyu toparlayabilir.

Tartışmanın en mühim ögelerinden biri konudur.Tartışma konusu dikkatle seçilmelidir.Kanıtlanmış konular üzerinde durulmamalı;konu ,tartışmaya değer bir nitelik taşımalıdır.

Tartışmaya katılanlar belirlenen konudan uzaklaşmamalıdır.Taraflar birbirlerine saygılı olmalı,birbirlerinin sözünü kesmemelidir.

TARTIŞMA TÜRLERİ

AÇIK OTURUM

Geniş halk kitlelerini ilgilendiren bir konunun, uzmanlarınca bir başkan yönetiminde dinleyici grubu önünde tartışıldığı konuşmalara açık oturum denir. Açık oturum, büyük bir salonda dinleyiciler önünde yapılabileceği gibi stüdyoya davet edilen dinleyiciler önünde veya dinleyici grubu olmadan da radyoda ya da televizyonda yapılabilir. Konuşmacı sayısının üç veya beş kişi olarak tespit edildiği açık oturumlarda başkan önce konuyu açıklar, sonra konuşmacıları tanıtır ve sırayla söz verir. Başkanın konu hakkında bilgi sahibi olması gerekir. Başkan, sırasıyla ve dönüşümlü olarak konuşmacılara sorular yöneltir, gerektiğinde kısa bir değerlendirme yapar. Tartışma boyunca tarafsız olmak, konuşmacılara verilen süreyi dengeli bir şekilde ayarlamak, tartışma kurallarının dışına çıkılmasını engellemek başkanın görevleri arasındadır. Açık oturumun süresi konuya göre ayarlanmalıdır.

PANEL:

Toplumu ilgilendiren bir konunun dinleyiciler önünde, uzmanları tarafından tartışıldığı konuşmalara panel denir. Panel,bir sohbet havası içince geçer.Açık oturum ile panel özellikleri yönüyle birbirlerine çok benzerler.  Arada sadece üslûp farkı vardır.Panelden amaç bir konuda karara varmaktan çok, sorunu çeşitli yönleriyle aydınlatmak, farklı görüşleri, farklı anlayışları ortaya koymaktır.
Panelde bir başkan bulunur. Konuşmacı sayısı 3 ile 6 arasında değişebilir.Her konuşmacı konunun farklı bir yönünü ele alır.Dinleyiciler panelin sonunda konuşmacılara soru sorabilirler.Fakat izleyicilerin de panele katılması,paneli foruma dönüştürür.

SEMPOZYUM:

Diğer bir adı bilgi şöleni olan sempozyum, bir konunun çeşitli yönleri üzerinde, aynı oturumda, konunun uzmanı değişik kimseler tarafından (çoğunlukla akademik konularda) yapılan konuşmalardır.
Sempozyum,diğer konuşma türlerine göre daha ciddidir. Konuşmacılar, konuyu kendi ilgi alanları açısından ele alırlar.
Sempozyumun amacı konuyu tartışmak değil, uzmanları tarafından olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirilen konuya bir çözüm üretmektir. Konuşmaların sonunda oturum başkanı, konuyu özetler ve çıkan sonucu dinleyicilere aktarır.
Sempozyumu oturum başkanı yönetir. Konuşmacı üyelerin sayısı üç ile altı arasında değişebilir. Üyelerin konuşma süreleri genellikle beş dakikadan az, yirmi dakikadan çok olmaz. Bilgi şöleni, konunun önemine ve uzunluğuna göre oturumlar hâlinde, ayrı salonlarda birkaç gün boyunca da sürebilir. Bu nitelikteki konuşmalar genellikle akademik konularda olur.

MÜNAZARA:

Münazara bir konuda karşıt görüşleri savunan takımların fikirlerini çarpıştırdıkları bir tartışma türüdür.
münazaranın konusu, iki taraflı tartışılabilecek her şey olabilir; ancak ağırlıklı olarak güncel sosyal ve siyasi meseleler tartışılır. Yarışmacılar münazaranın başlamasından on beş dakika önce tartışılacak konuyu ve hangi tarafı savunmaları gerektiğini öğrenirler. Münazırlar bu süre içerisinde, maç esnasında aldıkları notlarla son halini verecekleri ve sıra kendilerine geldiğinde sunacakları yedi dakikalık konuşmalarının taslağını hazırlarlar. Sunum esnasında bu notlardan yararlanmak serbesttir. Yaklaşık bir saat süren bu tartışma, jüri heyetinin maç boyunca aldığı notlara dayanarak maçın sonucunu açıklamasıyla sonlanır.
Jürinin değerlendirmesini yaparken öncelikli olarak ele aldığı, yarışmacıların argümanlarını ne kadar etkileyici sundukları değil, bu argümanların ne kadar sağlam ve tutarlı olduklarıdır.

FORUM:

Toplumu ilgilendiren bir konunun,bir başkan yönetiminde dinleyicilerin söz hakkı alarak yaptıkları tartışmaya forum denir.Forumun amacı,konuyu farklı boyutlarla ele almaktır.

Forumda söz alan dinleyici ya da izleyiciler,konuyla ilgisi olmayan,özel sorulardan uzak durmalıdırlar.Sordukları sorular,açık ve kısa olmalıdır.Forum sıcak bir hava içerisinde geçmeli,tartışma kurallarına uyulmalıdır.

Popularity: 1% [?]

Yaşamın koşuşturması arasında kayboldğum bir gündü.Farklı bir şey yapmalıyım bu akşam diyordum gün içindeki bitmek bilmeyen tempoda..

Eve geldiğimde günlerce uyumamış kadar yorgundum.Evdekilerin de ruh gibi bünyelerini görünce,farklı bir şey yapma hayalim için,bu gecenin yanlış bir gece olduğu kanısını ıspatlamış oldum.Yeni aldığım kitabımda yoğunlaşmak en güzel fikirdi:

”Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk” ,İskender Pala.

Hikayenin büyüsüne öyle bir kapılmışım ki,kendime geldiğimde o dönemde yaşamadığım için hayıflanmadım diyemem!Saraylar,lale bahçeleri,kasırlar,köşkler..Ve bütün bunların içinde geçen şiir dolu,edebiyat dolu,huzur dolu,  bitmek bilmeyen sohbetler..Tüm bunların da yanısıra yaşanan aşklar,bu aşklar üzerine dökülen yaşlar,yanan ateşler;bu ateşlerle yazılan gazeller,mesneviler,kasideler..Tanrım,ne büyülü bir yaşam biçimi!

Kitabın ilk ilginçliği ,bir mesnevinin dilinden yazılmış olması..Hatta bir kağıdın dilinden yazılmış diyebiliriz..Fuzuli üstadın ünlü ”Leyla ve Mecnun” mesnevisi bu hikayenin anlatıcısı..Daha sonraları bu mesnevinin Kays olması,yana yakıla Leyla’sını araması..Ve tüm bunların içine serpiştirilen beyitler..Hikaye ile bütünleşen bir ”Babil Uzay Araştırmaları Merkezi” ve bu merkezin ” 7 ” ile dolu sırları..

Kitabın yazarı, yukarıda da belirttiğim gibi İskender Pala..Başka bir deyişle ”Divan Şiirini Sevdiren Adam”.İstanbul Üniversitesinde,Divan edebiyatı dalında doktor,doçent ve profesör oldu.Diven edebiyatının halk kitlelerince anlaşılabilmesi için,makaleler,denemeler,hikayeler,gazete yazıları yazdı.

Ve kitabımıza geri dönersek..2003 yılında Türk Eğitim-Sen,Türkiye Yazarlar Birliği,Polis Akademisi ve Emniyet Teşkilatı ile değişik öğretim kurumlarınca yılın romanı seçilmiş..

Her sayfasında ayrı bir lezzet bırakan bir kitap..Ne diyelim..Ellerine sağlık!

fotoğraf:flickr@hakynd

Popularity: 1% [?]

Karadut

By hayalperestim on Nisan 27, 2010

karadut
Mitolojik bir hikaye olan karadut oldukça ilgimi çekti ve paylaşmak istedim..

Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç varmış.Kızın adı Tispe,oğlanınki Piremus imiş.Bunlar yan yana evlerde otururlarmış.Birlikte büyüyen ve çocukluklarından beri birbirine aşk besleyen bu iki gencin aileleri görüşmelerini istemez ve birbirlerine uygun olmadıklarını düşünürlermiş.

İki evin arasında bir çatlak varmış.Aileleri bu çatlağı bilmezlermiş.İki aşık geceleri burada buluşur,birbirlerine seslerini duyurur,aşklarını dile getirirlermiş.Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar vermişler.Tispe ağaca Piremus’tan önce varmış.Gittiğinde avını yeni yemiş,ağzından kanlar akan bir arslanla karşılaşmış.Korkarak bir mağaraya girmiş.Farkında olmadan yolda eşarbını düşürmüş.Arslan Tispe’nin eşarbını parçalamaya çalışırken Piremus gelmiş.Gördükleri karşısında şok olan Piremus’un aklına o an gelen tek şey;arslanın sevgilisini yediğiymiş.Belinden hançerini çıkarıp göğsüne saplamış ve kanlar içinde yere düşmüş.

Tispe korkusunu yenerek mağaradan çıkıp ağacın altına geldiğinde Piremus’un cansız bedeniyle karşılaşmış.Ağlamaya başlayan kız Piremus’un elindeki eşarbı ve uzaklaşan arslanı görünce olanları anlamış.Tispe,hançeri alıp göğsüne saplamış ve Piremus’un cansız bedeninin üzerine yığılmış.

O an Tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek istemişler.Bu iki aşığın öldükleri ağacı onlara adamışlar.Piremus’un kanını ağacın meyvelerine,Tispe’nin gözyaşlarını ağacın yapraklarına vermişler.O günden beri karadutun çıkmayan lekesini yaprakları temizler ve bilir misiniz dut lekesi çıkmaz;ama yaprağını elinizde ovuşturursanız Piremus’un kanını çıkarabilirsiniz…

Popularity: 2% [?]

Akşamüstü güneşi Meriç nehrinin sularında yavaş yavaş süzülürken,tam karşıdan tüm heybetiyle ortaya çıkar Selimiye.Rüzgar naif dokunuşlarıylabir Sarayiçi’nde bir Karaağaç’ta..Hüzün ve neşenin soyut birleşimleri somutlaşıyor o dört minarenin altında..Akşam yaklaşıyor.

Selimi’yenin bahçesi ayrı bir dünya..Sırtımı dayamışım bir ağaca,ayaklarım buz gibi toprağa kavuşmanın hazzı içerisinde.Minarelerden yükselen sesle huzur buluyorum,arınıyor ruhum tüm kirliliklerinden.İnsanlar da benimle aynı duyguları paylaşıyor olacaklar ki bu derece kalabalık etraf..Biraz ileride ağaçlar arasında koşuşan ufaklıklar,yüzlerinde alışık olunmayan,tarifsiz bir tebessüm..Cami kapısında mesken tutmuş bir falcı teyze,maneviyatın zirve yaptığı bu mekana biraz tezatlıkla birlikte ayrı bir hoşluk veriyor..

Şehrin en yüksek tepesi burası..Selimiye..!Bahar aylarında ayrı bir ruh var burda..Selimiye’nin hemen altındaki Arasta’dan süzülüp gelen meyve sabunu kokusunu çekiyorum derin derin..Bu kokuyla şehrin gerçekten büyülü olduğuna inanmaya başlıyorum..

Biraz ötede kalabalık bir grup..Başka bir şehirden gelmişler muhtemelen,şehre yabancı oldukları her hallerinden belli.Şaşkın gözlerle etrafı inceden inceye süzüyorlar.Tava ciğercilerin gözleri kafilenin üzerinde..Ee Edirne’ye gittim de bir tava ciğeri yemedim derlerse ayıp zaten..

Güneş usul usul Meriç nehri ile vedalaşıyor.Sokak lambaları yanmaya başladı,insanlar evlerine doğru koşturmaya başladılar.Çocuklar oyununu binbir zorlukla bırakıp eve girme telaşında..Bense Edirne’ye son bir kere daha bakabilmenin buruk sevincini yaşıyorum..Aynalı süpürgelerin pırıltıları,meyve sabununun sihirli kokusu..Hatta kokusundan nefret ettiğim tava ciğeri..Selimiye’yi arkamda bırakıp gidiyorum güneşin battığı yere doğru..

Popularity: 1% [?]

yabancı kalamayacak kadar yakınım uzaklarına
dilimde senden kalan hissizliğin buruk tadı..
şimdi ne zaman aşktan bahsetseler
rüzgarı hissediyorum ılık ılık..
şimdi bana yağmuru hissettirme zamanın!
tüm mesafeleri sil haritalardan..
ben kayboldum cevaplarımda..
ayak izlerimin ağırlığı zihnimde
boş dehlizlerde yitirilmiş umutlarım..
şimdi gel ve bana yağmuru hissettir..
olmayan bir hissizliğin varlığında
yok et tüm varlığımı..
dünüm, yarınım ,
yokoldu  yokluğunda tüm benliğim..
titreyen ellerim
zamanı durdurma çabasında.
biten yollara,geçen yıllara inat umutsuzluğum..
ve takvim tutmaz ,durmak bilmez,
sınır tanımaz,umursamaz,
utanmaz bir duygu var
paramparça hayatımını bütünleyen..
şimdi bana yağmuru hissettir..
yitip giden günlerim,etrafa saçılan kelimelerim
ve titreyen ellerim..
bozbulanık sularımda geçmişten kalan gölgelerim
şimdi yağmura karışmak zamanı.
çağla sularımda,karış toprağıma..
kirli sularıma bir damla daha yağmur
bir damla daha ekle bana..
gel,
gel ve yağmuru hissettir bana…

Popularity: 1% [?]

kar

By hayalperestim on Ocak 28, 2010

Narin bir ipek böceği gibi kar..

Önce  örer kozasını beyazdan,

ve sonra kapatır içine sükunetle bir şehri..

Ruhun Günah çıkartması gibi kar..

Usul usul örter

Hak-ı siyahı..

Fotoğraf:Ayhan Mayir Tefsad-Tekirdağ Fotoğraf Sanatı Derneği

Popularity: 1% [?]

yalnızlığa tanıklık

By hayalperestim on Ağustos 27, 2009

sokak-lambasi

Gece soğuk,gece ürpertici..Geceler midir insana yalnız olduğunu hatırlatan?Yoksa insan mıdır hatırlamak için geceyi bekleyen?Hangi yönden baksan aynı sonuç:yalnızsın!Hayatının sonuna kadar da yalnız kalacaksın..Bu böyledir çünkü,kimse kimsenin yalnızlığını paylaşamaz..Şairin de dediği gibi:Yalnızlık paylaşılmaz,paylaşılsa yalnızlık olmaz!

Sokak lambasının aydınlattığı bir gecedeyim şimdi.Dışarıda rüzgardan başka ses eden yok.Sessizlik ama huzursuz bir sessizlik..Sanki an gelecek arka fondan bir korku filmi müziği çalmaya başlayacak,gölgeler canlanacak,korkular dirilecek!Hayalperestlik bu sanırım..Her gece aynı korkuları yaşayıp sabah olunca ‘Aptal gördün mü?Hiç birşey olmadı,olmayacak..Şu saçma sapan korkularından kurtul artık!’deyip,gece olunca yeniden korkulara bürünmemi anlamlandırabilmiş değilim..

Yalnızlık..İnsanlar neden evlenir diye düşündüm bu akşam.Madem yalnızlıklarını paylaşamayacaklar,o zaman ne diye bir insanla hayatlarını paylaşmayı arzularlar?Tutkudan mı,aşktan mı..Ben yine böyle gereksiz düşüncelerimle boğuşurken,televizyondan gelen sese takıldı kulağım..’İnsanlar neden evlenir biliyor musun?’dedi ses ve devam etti:’Yeryüzünde milyonlarca insan yaşıyor..Sen ise onlardan sadece bir tanesisin.Yani aslında hayatının hiç bir değeri yok bu yönden bakınca..Milyonlarca hayat içinde bir tanenin ne önemi olabilir?İşte insanlar bu yüzden evlenirler..Senin hayatın benim için önemli..Ve ben senin hayatına tanıklık etmek istiyorum..Yaşadıklarına tanıklık etmek için seninle yaşamak istiyorum..’Evet fazla romantik olduğunun ben de farkındayım!Ama gerçeklik payı çok fazla bana kalırsa.Hayatı paylaşmanın gerçek yönü bu olabilir ancak.Bir insana değer vermenin ne olduğunu çok iyi tanımlamış senarist!

Şimdi bu saatte yalnızlıkla ilgili arabesk söylemlere hiç gerek yok kanımca..!Madem herkes yalnız,bunu bir dert haline getirmeye de gerek yok,kimseye özel bir duygu değilmiş bu!Paylaşılmıyormuş da zaten bu meret..Bu durumda yapılacak en güzel şey,birilerine tanıklık etmek demek ki..

Popularity: 100% [?]

tuva türkleri ve tuvaca

By hayalperestim on Ağustos 26, 2009

turk-kokenli-tuva-cumhuriyeti-1235583696

Tuva Türklerinin menşei hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır:”Tuva” kelimesinin III-IV asırlarda Çinin kuzeyinde büyük bir devlet kurmuş olan Toba-Topalardan geldiği, günümüz Tuvaları arasında yaygın olan bir kanaattir. “Topa” Devleti ve kültürü hakkında en kapsamlı araştırmalar Sinoloji Doktoru W. Eberhand tarafından yapılmıştır: “Çin kaynaklarında Tabgaçlara “Toba” derler. Bunlar Çinli olmayan, yani yabancı bir kavimdir.” Nitekim DLTde iki Tavgaç kelimesinden biri “Türklerden bir bölüktür.” cümlesiyle açıklanmaktadır. Eberhard, aynı makalede “Toba” Devletinin Türk ve Moğol kavimlerinin karışımından müteşekkil 119 kabileden oluştuğunu yazar.

Tuva Türkleri hakkında Türkiye’de ilk ciddi çalışmayı yapan S.Gömeç, onların Kök Türkçe yazılı belgelerde adı anılan “Üç Tuglu Türk Bodun“un bir parçası olduklarını ileri sürüyor.

Tuva Cumhuriyeti, 1914‘te Ruslar tarafından işgal olunmuş ve yeniden 1921‘de Cumhuriyet olarak bağımsızlığını tekrar kazanmış ve Tannu Tuva Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. 1926‘da adı Tuva Halk Cumhuriyeti’ne dönüşmüştür. Ülke 17 Ağustos 1944‘te SSCB‘ye katılmıştır ve Rusya‘ya bağlı muhtar bölge haline gelmiştir. Önceleri muhtar bölge olarak, 1965‘ten itibaren de muhtar cumhuriyet olarak yerini almıştır. 1991 yılında Sovyetlerin çöküşüyle Tuva, 28 Ağustosta “Tuva Cumhuriyeti” adını alır. Şerig-ool Oorjak halk tarafından seçilen ilk cumhurbaşkanı olur. Aralık 1993’te yapılan seçimlerde, Tuva Meclisine seçilen 32 parlamenterden, 28 tanesini Tuva kökenli adaylar kazanır. Tuva dili uzmanı olan Kaadır-ool Biçeldey, parlamento başkanlığına seçilir.

Tuvaca sözvarlığı açısından da oldukça eskicil bir dildir. Orhon Türkçesine ait çoğu sözcük,Orta Türkçe metinlerinde görülen kimi sözcükler bugün neredeyse eski şekilleriyle Tuvacada yaşamaktadır:azıg’azı diş’,buş’beş’ vb..

Yüzyıllarca birbiriyle herhangi bir alısverişi olmamış iki kardeş dilin kendi içlerindeki gelişmeler ve farklı kültür ve dillerle karşılaşmaları sonucu Tuvaca ve Türkiye Türkçesi arasında kelime hazineleri bakımından farklılıklar ortaya çıkmıştır.Türkiye Türkçesinde bulunan Arapça ve Farsça kelimeler Tuvacada bulunmaz.Ayrıca Tuvacada batı dillerinden gelen kelimeler de bulunmaz.Bunun yanısıra Tuvacaya Moğolcadan giren kelimeler de Türkiye Türkçesinde kullanılmaz.

Tuvacayı incelediğimizde, Anadolu ağızlarında kullanılan kelimelere rastladığımızı görüyoruz.Mesela baştaki ses farkını bir tarafa bırakırsak Tuvacada cirik kelimesinin Anadolu ağızlarında yaşadığını görürüz.
Yirik kelimesi 1.yarık,yırtık;2.üst dudağı yarık olan kimse,gibi anlamları taşımaktadır.Alanya ağızlarında ise yirik kelimesi “küçük yarık, küçük yırtık” manasına gelir.Tuvacada“sadece, yalnızca” anlamına gelen cük-le kelimesi bulunmaktadır.Anadolu ağızlarında da aynı anlama gelebilen çıkla kelimesi değişik kullanımlarla yaşamaktadır.Aşağıda Tuvaca cümleler ve Türkçe karşılıklarına bakarak aradaki farkları ve benzerlikleri daha rahat görebiliriz.

1.Siler kaynâr bar çor siler? = Siz nereye gidiyorsunuz?

2. Siler kaynâr-la çoruksay-dır siler, ınâr bar men = Siz nereye git- mek istiyorsanız (ben de) oraya gideceğim.

3. Çâşkın hûñdan kudupkan ışkaş çâp tur = Yağmur bardaktan bo- şanırcasma (harf. “kovadan dökülüyormuş gibi”) yağıyor.

4. Uluğ hünde çılığ bolur bolza hemelêr bis = Pazar günü (harf. “bü- yük günde”) (hava) sıcak olursa kayıkla gezeceğiz.

5. Sêñ-bile kadı çorup şıdavastır men, çüğe dêrge ajılım dozulbân = Seninle birlikte gidemem, çünkü işim bitmedi.

6. Küzêr bolzuñca çuğâlâr men = İstersen, anlatırım.

7. Ol duğayın bis düün çuğâlaşkan bis = o(nun) hakkında biz dün ko- nuşmuştuk.

8. Zavottuñ medêzi şağda-la edipken bolgaş ajılçınnar çana bergen = Fabrikanın düdüğü çoktan öttü ve işçiler (evlerine) döndü(ler).

9. Ol kiji bolgançok-la ârıp turgan bolza-da, eki öörenikçi çorân = O, genellikle sık sık hastalanıyor idiyse de, iyi (bir) öğrenci idi.

Popularity: 6% [?]